ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Atatürkçülük yarışında bir hakem: M. Pekdemir- Erdener Demirer

Mustafa Suphiler, Demirci Efeler bizimdir; Atatürk ve Kemalizm, Marksistlere ve ezilenlere değil, burjuvaziye aittir. İşçi sınıfının, yoksul halk kitlelerinin, Alevilerin, Kürtlerin, kadınların ezcümle ezilenlerin Atatürk'ü ve Kemalizmi sahiplenmesi için tek neden bulunmuyor.

Etkin Haber Ajansı / 26 Kasım 2017 Pazar, 09:15

ERDENER DEMİRER- Aylar önce nasyonal sosyalizmin Türkiye'deki temsilcisi Doğu Perinçek, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan için "Müslüman Kemalist" dediğinde ortalık hafiften şenlenmişti ama asıl curcuna Erdoğan'ın "Atatürk'ü vesayetçilere ve faşist ruhlu Marksistlere bırakmayız" sözleri üzerine koptu. Biz abdestimizden şüphe duymadığımızdan dolayı "reis"in bu sözlerini üzerimize almadık. Şenliği keyifle izlemeye ve "Atatürkçü Marksistler"in ortaya çıkmasını beklemeye koyulduk ki, fazla sürmedi. Malum "Marksistler" görünüverdi. ÖDP ve BirGün gazetesinin 'akil'lerinden Melih Pekdemir, 13 Kasım 2017 tarihli yazısında "Marksistler Atatürkçü olamazlar lakin Atatürk'ü de şeriatçılara bırakmazlar" diye meydan okudu Erdoğan'a.

Pekdemir yazısında Atatürk'ü ve Kemalizmi öyle sahipleniyor ki, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na "Atatürk Diyanet İşeri Başkanlığını kurdurdu. O, imam hatipleri kurdurdu. Elmalı Hamdi Yazır'a kendi cebinden para vererek Kur'an'ı çevirtti" dediği için fena halde bozulmuş. İsyan etmekte haklı Pekdemir. BirGün Gazetesi'ne Kemalist cumhuriyetin ne kadar laik olduğunu bıkmadan usanmadan ballandıra ballandıra anlatıyor, Kılıçdaroğlu kalkıyor Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan, imam hatiplerden bahsediyor. Olacak iş değil! Kılıçdaroğlu tarafından resmen yıkıcı durumuna, ofsayta düşürülüyorlar. Laiklikle DİB, imam hatipler vs. hiç bağdaşır mı?

Winston Churchill'in "Politika (burjuva siyaset-bn) gerçekleri gizleyip yalan söylemek değil, gerçeklerin istediğiniz yanını göstermektir" diye bir sözü vardı. Ne hazindir ki, kendisine Marksist (hem de hakiki!) diyen Pekdemir, bir burjuva siyasetçisinin tarihsel gerçekleri ifade etmesine bozuluyor. "Allah" hiçbir Marksisti bu duruma düşürmesin!

Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı -AKP değil- Atatürk kurdurdu. "Laik" Kemalist cumhuriyetin bir dini vardı: Sünni İslam. Diyanet İşleri Başkanlığı için bütçeden kaynak ayrılır ve devlet yaptırdığı camilerde memur statüsünde çalıştırdığı imamlar aracılığıyla Sünni vatandaşlarına ibadetlerini gerçekleştirmek için gerekli bütün hizmetleri sunuyordu. Vergilerini ödeyen Alevilerin hiçbir hakkı yoktu. Çünkü BirGün'cülerin öve öve bitiremedikleri "Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu" ile Aleviler yok sayıldı. İbadethaneleri (cemevleri) kapatıldı ve Dedelik yasaklandı. Alevilik "illegalde" icra edilmeye başlandı. Pekdemirgillerin "kazanılmış bir mevzi" diye sundukları ve bugün elden gittiğini düşündükleri laiklik böyle bir laikliktir.

Yazıda şeriatçılık için "bir toplum mühendisliğidir" deniliyor. Peki, Kemalizm neydi? Kemalizm bir toplum mühendisliği değil miydi? İnkar ve asimilasyon siyasetiyle amaç herkesin Türkleştirilmesi ve Sünnileştirilmesi değil miydi? Öyleydi tabi. Kemalist toplum mühendisliğinin şaheseri de Dersim Tertelesi'ydi. Dersimlileri "medenileştirmek" ve "çağdışılıktan kurtarmak" için ne 'emek'ler sarfedildi?

Anadolu'nun dört bir yanında Şapka Kanunu'na (pardon devrimine!) uy(a)mayan binlerce köylü çeşitli şekillerde cezalandırıldı.

KİMİN CUMHURİYETİ?

Biz devleti, "bir sınıfın başka bir sınıfı ezme aygıtından başka bir şey değildir ve bu demokratik cumhuriyette monarşiden daha az böyle değildir" (Engels) olarak biliyoruz. Hakiki Marksist Bay Pekdemir söyler mi, Kemalist devlet (cumhuriyet) hangi sınıf(lar)ın hangi sınıf(lar) üzerindeki diktatörlüğü idi? Sahi, Kemalist devletin biçimi neydi? Açık diktatörlük mü meşruti monarşi mi burjuva demokrasisi mi? Cumhuriyet ve milliyet egemenliğinden dem vuruluyor. Atatürk zamanında millet mi seçti vekillerini? Bizim bildiğimiz kadarıyla milletvekillerini Atatürk belirliyordu. Ve bu duruma dönemin mebuslarından H. Avni şöyle itiraz etmişti: "Cumhuriyet ancak hürriyet ile olur. Hürriyete istinat etmeyen cumhuriyet iğfalkardır."

Pekdemir, "özel bir devlet"ten (Marksistlerin o tarihe kadar hiç tanımadıkları bir devlet olsa gerek!) bahsediyor. Bu özel devlette Kemalistler tarafsızmış ve toprak ağaları, burjuvalar, tüccarlar vs. ile küçük burjuvalar arasında hakemlik rolü üstlenmişler. Kemalistler ise ne burjuva ve toprak ağası ne de küçük burjuva! İnsan merak ediyor, bu Kemalistler kimdi?

Kemalizm türündeki rejimlerin adı tepeden burjuva devrimi süreciymiş. O halde Kemalizm bir burjuva ideolojisi olabilir mi? İnsanın kafası karışıyor sahiden.

Kemalistlerin 20'li ve 30'lu yıllarda anlattıkları bir masal vardı. Pekdemir onu biraz hatırlatıyor. "Sınıfsız, zümresiz Türk ulusu masalından bahsediyoruz. Toprak ağası da köylü de aynı imiş, bu Türk devletinde herkes eşitmiş ve birbirleriyle "candan sevişir"miş. Her neyse masalı bir kenara bırakalım ve yukarıdaki sorularımıza dönelim. Kurutuluş savaşından başlayalım.

Mustafa Kemal Samsun'a vardığında Kurtuluş Savaşı fikri kafasında belirginleştiğinde şöyle demişti: "İtilaf devletlerine karşı düşmanlık durumuna gelinmeyecek." Nitekim öyle de oldu. Türk orduları ile işgalci emperyalist devletlerin (yedi düvel!) orduları hiç karşı karşıya gelmedi ve birbirine tek mermi atmadı. Savaş Türk orduları ile Yunan orduları arasında cereyan etti. PKK ve Türk devleti arasında süren savaştakinden çok daha az insan öldü.

Sonunda savaşı Türk tarafı kazandı. Emperyalist devletler hem kendi aralarındaki ihtilaflar nedeniyle hem de Türkiye'yi Bolşeviklere kaptırma kaygısıyla yapılan çiftli anlaşmalar üzerine işgale son verdi. Bunun karşılığında Mustafa Kemal, Misak-ı Mili sınırlarını "daralttı."

Kurtuluş Savaşı yılları aynı zamanda Türk burjuvazisi ve toprak sahiplerinin hareket içerisinde hegemonya mücadelesini kazandığı yıllardı.

Mustafa Kemal, dünyada esen Bolşevik rüzgarın nelere kadir olduğunun farkındaydı. Sömürge ülkelere ve ezilen halklara kurtuluş yolunu gösteren Bolşevizmin/komünizmin Türkiye'deki ulusal kurtuluş hareketine sirayet etmemesi için önce çakma bir TKP kurdurdu. (Bu ülkeye komünizm gelecekse de onu devlet getirir sözü buradan geliyor.)

Resmi TKP'ye katılmayı reddeden Mustafa Suphi ve TKP'nin diğer önder kadroları bir komplo sonucu Karadeniz sularında katledildiler. Pekdemir komünizm tehdidi nedeniyle komünistlerin ilk defa Atatürk zamanında katledildiğini ve tutuklandıklarını unutmuş olmalı. Komünist tehlike bertaraf edildikten sonra sıra Kurtuluş Savaşı içerisindeki Türk yoksul köylülerin teşkilatı Yeşil Ordu ve memleketi Bolşevikliğin kurtaracağına inanan Çerkes Ethem'e geldi. Düzenli orduya katılmayı ve Mustafa Kemal'e biat etmeyi reddeden Ethem, Yunanlılarla savaş halindeyken arkadan hançerlendi. Ve kurtuluş hareketi bütünüyle burjuva bir muhteva kazandı.

Kapitalizm Türkiye'ye "emperyalizm eliyle" Atatürklü yıllarda girdi. Atatürk'ün bütün o büyük devrimleri Türkiye'nin emperyalist kapitalist sisteme entegrasyonuna dönüktü. "Memleketimizde bir çok milyonerin hatta milyarderin yetişmesine çalışacağız" diyen de "Zannetmesin ki ecnebi sermayeye hasımız" diyen de o idi. 1924 yılında yabancı bankaların Türkiye'deki toplam mevduat içindeki payı yüzde 78'di. Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı sermayeye tam 400 civarında imtiyaz verildi. Alman bir araştırmacı olan Krueger verilen imtiyazlar nedeniyle şöyle demişti: "Bu durum Türk yönetimi için çok utanç verici sonuçlar doğurdu."

1923'te kurulan cumhuriyet, toprak ağalarının, sanayicilerin, tefecilerin ve onlarla kaynaşmış devlet bürokrasisinin diktatörlüğüydü. Mustafa Kemal'in hayatta olduğu yıllarda kurulan işletmelerin başındakilerin dörtte üçü devlet bürokratıydı. Anonim şirketlerin hissedarlarının büyük bir kısmı "kahraman ordu"nun binbaşı ve daha yüksek rütbeli subaylarıydı. Atatürk'ün kendisi Türkiye'nin en büyük toprak sahiplerinden biriydi. Mülkünde 300 bin dönümlük toprak, 16 traktör, 13 biçerdöver vardı. Modern kapitalist olarak sahip olduğu mülklere hiç girmiyoruz bile. (Bu konuda bkz. Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Sadi Borak) CHP'li kadrolar ya kendileri toprak sahibi, sanayici vs. idi ya da onların çocuklarıydı. CHP toprak ağaları Adnan Mendereslerin, Emin Sazakların partisiydi. 1920-50 arası milletvekillerinin ezici çoğunluğu kaymak tabakadandı. Hakim sınıfların partisi CHP eşyanın tabiatı gereği işçi sınıfı ve halk düşmanı bir siyaset izledi.

Toprak reformu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Zira, toprak sahipleri himaye edilecek insanlardı. Ermenilerden ve Rumlardan kalan topraklar da onlara peşkeş çekildi. Sovyet araştırmacı Rozahev'e göre, "Kemalist devrimden sonra toprağın büyük toprak sahipleri elinde yoğunlaşması önemli oranda hızlanmıştır." 1930'ların başlarında, Türkiye'de işletilen arazilerin yüzde 40-50'si büyük toprak sahiplerinin elindeydi. Çok partili sisteme geçilmeden önce kullanıma açılan toprak yüzde 50 artarken, toprağı olmayan ailelerin sayısı azalmamış tersine artmıştır. Zengin köylü milletin efendisiydi!

Yalnız haksızlık etmeyelim, kimi toprak sahiplerinin topraklarına el konulmuştu. Bunlar, Kürt isyanlarında yer alan Kürt beylerinin topraklarıydı.

Köylülerin durumunda -cumhuriyetin ilanından sonra da- hiçbir iyileşme olmadı. Binlerce sene evvelden kalan ilkel üretim araçlarıyla çalışmak zorunda kalan köylülerin feodal ve yarı-feodal üretim ilişkileri içerisinde sömürülmesi devam etti. Köylüler açlık ve yoksulluk içerisinde adeta kıvranıyordu, zira fes yerine takılan şapka karın doyurmuyordu. Aşar vergisi yerine CHP tarafından çıkarılan yeni vergiler bindirilmişti köylülerin sırtına. 1934 yılında 8-16 lira olan yol vergisini ödeyemeyen 711 bin kişi -ceza olarak- çalışmak zorunda kalmıştı.

İşçilerin durumu da köylülerden farklı değildi. Bugün BirGün'de yazan Korkut Boratav Hoca'nın yıllar önce kaleme aldığı Türkiye İktisat Tarihi kitabı incelendiğinde görülecektir ki, 1929-39 arasında patronların karları yükselmiş, işçilerin ücretleri ise düşmüştür. Türkçesi, sömürü katmerleşmiştir.

İzmir İktisat Kongresi'nde alınan 8 saatlik iş günü, kadınlara doğum öncesi ve sonrası izin hakkı, asgari ücret sistemi vb. kararlar kağıt üzerinde kaldı. 1926 yılında, İş Kanunun çıkarılmasını talep eden işçi temsilcileri tutuklandı. (Grevlerde katledilen işçileri de hatırlatalım bu arada) Takrir-i Sükun yasasıyla sendika kurma, örgütlenme ve basın hürriyeti gibi her türlü demokratik hak lağvedildi. 1933'de her türlü grev yasaklandı. İlk İş Kanunu 1936'da şu gerekçeyle çıktı: "Sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkan verici kara bulutları ortadan silip süpürmek." (Recep Peker)

Çağdaşlık ve medeniyet deniliyor ya, onun için bazı bilgileri daha paylaşalım. Yoksul halk kitleleri 1923'de de 1950'de de ısınmak için tezek yakıyordu. 1927 yılında, tarımda 1 milyon 200 bin civarında karasaban kullanılırken, 1950'de bu sayı 1 milyon 500 bine çıkmıştı. 1923-50 arasında okuma yazma oranı yüzde 20'den sadece yüzde 30'a çıkmıştı. 1923'de 4.100 km olan demiryolu uzunluğu 1945 yılında 7.500 km idi. Bu listeyi uzatabiliriz, ama AKP Genel Başkanına daha fazla malzeme verip (başlar yine TOKİ'den falan!) Atatürkçü Marksist Pekdemirgilleri üzmek istemiyoruz!

Marksistler tarihe, tarihte öne çıkan şahsiyetlere, partilere ve devletlere işçi sınıfının ve ezilenlerin gözünden bakarlar. "Kemalist hareket, özünde işçilere ve köylülere bir toprak devrimi imkanına karşı gelişmiştir." (İbrahim Kaypakkaya) Mustafa Suphiler, Demirci Efeler bizimdir; Atatürk ve Kemalizm, Marksistlere ve ezilenlere değil, burjuvaziye aittir. İşçi sınıfının, yoksul halk kitlelerinin, Alevilerin, Kürtlerin, kadınların ezcümle ezilenlerin Atatürk'ü ve Kemalizmi sahiplenmesi için tek neden bulunmuyor. Ezilenler için zulüm 1938'den sonra başlamadı. Pekdemirgiller ezilenleri şapka, frak ve balolar uğruna Kemalistlerin kuyruğuna takma çabalarından vazgeçmeliler. Özgürlükler ve demokrasi Kemalizm ile bağdaşmıyor. Bağdaştıranlar her defasında rezil rüsva oluyorlar. Tutarsız ve komik duruma düşüyorlar. Türkiye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesinin zaferi Fırat'ın batısındaki ezilenlerin Kürt direnişiyle bütünleşmesine bağlıdır.

Yazımızı, başlıktaki soruyu cevaplayarak bitirelim. Pekdemir alınmasın ve bozulmasın. Bize göre, Kemalizmin bugünkü en tutarlı ve cevval savunucusu Recep Tayyip Erdoğan'dır. Zira, Kemalizmin özü şapka, klasik müzik, Latin harfleri vs. değildir. Onun özü, bugün Rabia işaretiyle atılan tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan (tek din eksik sadece) sloganlarında saklıdır. Şu an asıl sallanan Erdoğan'ın koltuğundan ziyade tekçi rejimdir. Erdoğan kültünde cisimleşen Kemalist tekçi rejimdir. Erdoğan'ın Atatürkçülüğü sahidir. Ve Erdoğan Türk devletinin bekası için hiç seçimlere gitmeden tek partili rejim ilan ederse biz şaşırmayız.

Pekdemirgiller ne yapar bilemeyiz ama biz "Müslüman Kemalizme" karşı da direniriz. Tabi sadece gazete köşelerinde değil akla gelebilecek her cephede!