ANASAYFA GÜNCEL DÜNYA POLİTİKA EMEK EKONOMİ YAŞAM GENÇLİK KADIN KÜLTÜR-SANAT ETHA ÖZEL ROPORTAJ ÇEVİRİ Et-TV Et-GALERİ ara

Ulaş Adalı: 'Faşizme hayır' bayrağı altında birleşmeye!

ETHA'nın sorularını yanıtlayan Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı, "İçinden geçtiğimiz 'zamanın ruhunu' doğru kavramalıyız. AKP faşizminin gerici iç savaş yönelimine karşı, antifaşist birleşik bir cephenin örgütlenmesi için mümkün olan en geniş kesimleri 'faşizme hayır' bayrağı altında birleşmeye çağırıyoruz."

Etkin Haber Ajansı / 01 Haziran 2017 Perşembe, 09:06

BEHDİNAN (Rakel Asiman)- Devrimci Komünarlar Partisi (DKP) temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı, emperyalizm yeni bir kriz dalgasıyla sarsıldığını belirterek, Rojava Devrimi'nin emperyalizmin Ortadoğu denklemini ezilenler lehine bozmayı başarabilecek en önemli dinamiklerin başında geldiğini kaydetti. Adalı, ekledi: "İşte bu noktada önümüzde duran temel mesele, başarıları güçlendirme, halkların yazgısını kalıcı bir biçimde değiştirme ve devrimi bölgesel düzeye sıçratma görevi olarak karşımıza çıkıyor."

Adalı, AKP/Saray iktidarının, rejim krizini aşmak için gündeme getirdiği "tek adam" diktatörlüğüne karşı halklara şu çağrıyı yaptı: "Halklarımız derhal aktif mücadeleye geçmeli, sokak eylemlerinden, kitle gösterilerine, özsavunma biçimlerinden, halklarımızın yaşam alanlarının korunmasına kadar birçok yolla faşizme karşı güçlü direnişler örgütlenmelidir."

Devrimci Komünarlar Partisi temsilcisi ve HBDH Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Ulaş Adalı ile 24 Şubat 2017 tarihinde yapmış olduğumuz röportajı, bölge koşulları nedeniyle gecikmeli olarak yayımlıyoruz. Gecikmeden dolayı DKP ve okurlarımızdan özür dileriz.

Ulaş Adalı'nın ETHA'nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

'KAOS EGEMENLİK SİSTEMİNE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR'

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyası gittikçe yoğunlaşan bir savaşlar, krizler ve devrimler sarmalından geçiyor. Emperyalist, bölgesel ve yerel egemenlik odaklarının bir türlü dikiş tutturamadığı, ittifakların sürekli bozulup yenilendiği bu genel kaos halinden nasıl çıkılacak? Bu durumdan ezilenler lehine devrimci bir sıçrama yönünde çıkmanın yolu nedir?

Emperyalizm yeni bir kriz dalgasıyla sarsılıyor. Tüm dünyayı sarsan krizler ve savaşlar, güç ilişki ve çelişkilerinin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Fukuyama'nın tarihin sonunu ilan etmesinin üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen çelişkiler hiç de azalma eğilimi göstermiyor. Aksine küçük bir çelişki bile amansız bir paylaşım mücadelesine dönüşebiliyor. Bölgesel, yerel düzeyde başlayan çelişki ve çatışmaların, kısa bir süre içerisinde tüm dünyayı sarmalına aldığını da zaten hep birlikte görüyoruz. Emperyalizm yeni krizleri tetikliyor. Bu durum, emperyalist hegemonyanın devamına izin verse de, "son analizde" kararı hiçbir taraf lehine kesinleşmiyor. Başka bir tabirle, emperyalistler arasında görünür bir çelişki ve çatışma hali artarak devam ediyor. Elbette ki, her etki karşı tepkiyi de beraberinde getiriyor. İçerisine girilen krizler, çelişkiler ve çatışmalar, başka bir seçeneğin mümkün olduğunu tekrar tekrar ispatlıyor. Zamanın ruhu devrimci dönüşüm çağını tarih sahnesine geri çağırıyor...

Lenin tarafından kapitalizmin son aşaması olarak nitelenen emperyalizm, uzun bir dönemdir "alternatifsiz" olduğunun propagandasıyla yelkenlerini dolduruyordu. Elbette ki reel sosyalizmin çöküşü, bu propagandanın karşılık bulmasında ciddi bir faktör oluşturdu. Sınıflar bitmişti, çelişkiler bitmişti, "tarihin sonu" gelmişti... Ancak durumun hiç de böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Çelişkiler kat be kat artarken, emperyalist/kapitalizmin yapısal özelliği olan krizler, onun yakasını bırakmamakta kararlılık gösterdi. Krizleri, emperyalizm lehine aşma girişimleri ise bütünüyle çöküntüye uğradı. Tüm dünyada görülen faşist, tekçi, sağcı ve ulusalcı eğilimlerin, yeni krizlere kapı aralamaktan başka bir sonuç vermesi de zaten beklenemezdi. Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz krizlerin artacağını ve de "politikanın başka araçlarla sürdürülmesi" anlamını taşıyan savaşın, en kıyıcı haliyle şiddetlenerek devam edeceğini bir kez daha söyleyebiliriz. Hem emperyalist güçler arasında, hem de ezen ve ezilenler arasında...

Ortadoğu başta olmak üzere, tüm dünyada kaos, olağan bir egemenlik sistemine dönüştürülmek isteniyor. Bölgenin parçalı ve çatışmalı yapısından yararlanarak, kendi egemenlik sistemlerini yeniden tesis etmeye çalışan emperyalistler ve Ortadoğu'nun statükocu ulus-devlet güçleri de, daha çok faşizme ve diktatörlüğe yönelerek, mezhepsel-dinsel ve etnik çelişki ve çatışmaları öne çıkartmak için birbirleriyle yarışıyor. Emperyalizmin içerisine girdiği krizler sonrası başlattığı her saldırganlık, sınıfsal ve ulusal cepheleşme eğilimlerini güçlendirdi. Ortadoğu'ya karşı başlatılan saldırganlık ve savaş politikaları, din ve özelde mezhep çatışmalarını da belirgin hale dönüştürdü. Bölgesel çapta gerçekleşen müdahaleler, bölgesel, yerel karşıt ve ittifak güçlerini de saflaştırmayı başardı. Bu bağlamda emperyalizmin, tüm yerel güçlere kazananı olmayan savaşlar vaat etmekten başka bir seçeneği bulunmuyor. Başka bir tabirle emperyalizm, yerel dinamikleri birbirleriyle mücadeleye sokma, onları yorma ve umutsuzluğu derinleştirerek, "kurtarıcı" pozisyonuyla yeniden inisiyatif kazanma yolunu seçiyor. Elbette ki, tüm bu çelişkiler yerel ölçekte de tekçi, ulusçu ve mezhepçi yaklaşımları güçlendiriyor. Çünkü emperyalizmin hedefi, yerel ve bölgesel güçleri doğrudan bölerek, saflaştırma amacını da kapsıyor. İşte bu noktada gerçekleştirilen Rojava Devrimi, basit matematiksel hedeflerle meselenin aşılamayacağını da gösteren önemli bir yapısal özellik taşıyor. Elbette ki devrimin, emperyalizmden bağımsız plan yapabilme kabiliyeti, süreci çok daha zorlayacak etmenlerin başında geliyor. Başka bir tabirle Rojava Devrimi, daha şimdiden emperyalizmin Ortadoğu denklemini, ezilenler lehine bozmayı başarabilecek en önemli dinamiklerin başında geliyor. İşte bu noktada önümüzde duran temel mesele, başarıları güçlendirme, halkların yazgısını kalıcı bir biçimde değiştirme ve devrimi bölgesel düzeye sıçratma görevi olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu bağlamında söyleyebileceğimiz bir diğer mesele ise işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların, tüm karşıt hesaplara rağmen başka bir seçenekte buluşma ihtimalinin güçlendiği tespiti olacaktır. Her devrim kendi içerisinde bir kriz, her kriz ise kendi içerisinde bir devrim olanağı barındırmaktadır. Klasik tabirle, "yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği" devrimci bir durumla karşı karşıya olduğumuzu açık bir biçimde dile getirebiliriz. İşte bu açıdan kurucu öznelerin umutsuzluğa itilmesi derhal durdurulmalı, varolan krizi devrimci tarzda aşmanın imkan ve olanakları değerlendirilmelidir. Aksi büyük bir yıkım, savaş ve kaostan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

EZİLENLERDEN YANA BİR CEPHELEŞME GEREKİYOR

Kürdistan devrimi bölgedeki tüm devrimci ve karşı devrimci planları kesen bir etken durumuna gelmiş durumda. Öyle ki iç ve dış siyaset kategorileri birbirinden ayrı değerlendirilemez hale geldi. Ekonomik, siyasi ve askeri her mesele bölgesel düzeyde ve zincirleme biçimde birbirine bağlanıyor ve toplamda emperyalist sistemin bütününe etki eden sonuçlar yaratıyor. Bu genel tablo içinde gerek tek tek ülkeler düzeyinde gerekse de bölgesel ve dünyasal düzeyde devrimcilerin odaklanması gereken temel sorun nedir? Kürdistan'da odaklanmış görünen devrim ve karşı devrim mücadelesi nasıl tüm bölge ülkelerini içine alan bir devrimci cepheleşmeye dönüştürülebilir?

Emperyalizm, kendisini geçmişten farklı olarak tek tek ülkeler düzeyinde saldırı, savaş ve işgal politikaları ile sınırlamıyor. Planını, dünya genelini kapsasa da, aslolarak bölgesel düzeye odaklanmış müdahaleler ile kuruyor. Bu da ekonomik, siyasal ve askeri meselelerin bir anda çok geniş coğrafyalara ve aktörlere yayılmasına sebep oluyor. İşte bu nedenle hem dünya ölçeğinde, hem de yerel ölçekte paylaşım mücadelesi olağan hale gelmiş bir savaş gerçeği ile varlığını sürdürüyor.

Ortadoğu, emperyalist ilişki ve çelişkilerin düğümlendiği ve belki de çözümleneceği alan olarak öne çıkıyor. İşte bu noktada Kürdistan Devrimi son derece tarihsel ve kritik bir noktada duruyor. Açıkça ilan etmek gerekirse, onun başarısı yerel ve bölgesel düzeyde demokratik, devrimci güçlerin kazanmasının önünü açıyor. Ancak olası bir yenilgisi sadece devrimci güçlerin kaybetmesi değil, aynı zamanda ulusal ve mezhepsel temelde halkların birbirlerine boğazlatılacağı sonu olmayan bir savaşlar dizgesinin startının verilmesi anlamını taşıyor. Ve daha önemlisi Kürdistan Devrimi, görünürde emperyalizm ile cihatçı çeteler arasında sıkıştırılmaya itilen sürece, devrimci bir tarzda müdahale olanaklarını mümkün kılıyor.

Tarihsel olarak Türkiye ve Kürdistan'ın kaderinin birbirlerine bu kadar bağlı olduğu bir dönem herhalde hiç olmadı. Bu durumun oluşmasında devrim ve karşı-devrim süreçlerinin içiçe geçmesinin payı büyük. Öyle ki yerel ve bölgesel düzeyde gelişen hemen her mesele, Kürt sorunuyla çakışıyor ve çarpışıyor. Yani devrim ve karşı-devrim iki ana kampta bir kez daha karşı karşıya geliyor.

Ulaşılan bu sonucun iki ana nedeninden bahsedilebilir. Birincisi tarihsel, ikincisi ise siyasal.

Kürt halkı, 21. yüzyıl ile birlikte tarih sahnesine geri döndü. Bu durumun oluşmasında jeopolitik konumun da payı olmakla birlikte asli olarak Kürt halkına, kolektif hak kazanımı bilincinin geri döndürülemez biçimde kazandırılmış olmasıyla alakalı. Daha açık ifade etmek gerekirse, PKK'nin ve onun öncülüğünde bölgesel düzeyde faaliyet yürüten aynı perspektife sahip örgütlenmelerin varlığı, devrimci olanakları kuvveden fiile dönüştürüyor. İşte bu nedenle, Kürdistan Devrimi ile dolaysız ilişkilenmek ve onunla dayanışma içerisinde olmak sadece bölgesel devrim olanaklarını güçlendirmesi bakımından doğru değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.

Sosyalist hareketin, şovenizm zehrinden kurtulmasının önündeki engelleri biliyor, görüyor ve fakat anlamıyoruz. Çünkü bölgesel ve küresel düzeyde, enternasyonalist bir yaklaşım olmaksızın, ezilenler lehine anlamlı sonuçlar üretilemeyeceğini net bir şekilde görüyoruz. Bu bağlamda sürecin tıpkı birinci emperyalist paylaşım savaşının öncesine benzer bir hal aldığını da söyleyebiliriz. Ya "anayurdun özsavunması" adı altında paylaşım savaşlarında egemen sınıflar lehine pozisyon alınacak ya da karşı-devrimci savaşı kabullenmeyerek, ezilenlerden yana bir cepheleşmenin yol ve yöntemleri aranacaktır. İşte bu noktada Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere, tüm dünya devrimcilerine düşen asli görev, egemen sınıflardan, devletten ve sermayeden bağımsız bir enternasyonalist hat oluşturarak, başlayan paylaşım savaşlarını ezilenler lehine çevirmek olmalıdır. Bu noktada Türkiye işçi sınıfı, emekçileri ve ezilenleri ile Kürt halkından başlayarak ve giderek bölgesel düzeyde gelişecek bir anti-emperyalist, anti-faşist cepheleşmenin günün en acil, ertelenemez ve birincil görevi haline dönüştüğünü tekrar tekrar ifade etmek istiyoruz.

AKP'NİN MUSUL DENKLEMİ: VER KÜRDÜ, AL IŞİD'İ

Suriye'deki gelişmelerin yönüne dair yorumunuz nedir? Türkiye'nin Cerablus işgalini El Bab ya da Halep'i içine alacak biçimde derinleştirmesi mümkün mü? Musul'da istediği yolu alamayan Türkiye'nin son MGK toplantısında Şengal üzerinden sürece dahil olmanın planlarını yaptığı anlaşılıyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bu plan doğrultusunda KDP-Türkiye ilişkisindeki gelişmelerin nasıl bir rolü olur?

Suriye'deki gelişmeler öncelikle iki temel emperyalist kampın konumlanışıyla doğrudan alakalı. Yerel güç, ilişki ve çelişkilerinin bu duruma eşlik eden ilerleyişi ise meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. AKP faşizmi, IŞİD aracılığı ile bölge denklemine kendisini bir şekilde yerleştirmeyi başarsa da işi hiç kolay değil. Çünkü bu yolla Türkiye devleti, tüm dünyada cihatçı, faşist, mezhepçi çeteleri destekleyen bir ülke olarak tanındı. Zaten AKP-IŞİD faşizminin işbirliği, bölgenin bu hale gelmesine neden olan ciddi faktörlerden biri oldu. İşte bu nedenle Türkiye'nin gerek Cerablus işgali, gerekse de El Bab'a genişleyen bölgesel müdahalesi, IŞİD'e karşı başlatılan bir girişim olarak algılanmadı. İşgalin daha başından itibaren çetelerle verilen el ele, kol kola görüntüler, işgalin IŞİD'le "bir bayrak değiştirme" mizanseninden başka birşey olmadığını açıkça gösterdi. AKP faşizmi, IŞİD'le Cerablus konusunda anlaşmıştı. Ancak işgalin El Bab'a yayılmasıyla durumda ciddi bir farklılaşma yaşandı. Belli ki, çetelerin verdiği izin işte burada bitmişti. Zaten IŞİD'le, El Bab'a kadar hiçbir çatışma yaşanmamış olması da bu iddiamızı tekrar tekrar doğruluyor. AKP faşizminin, operasyonu hızlı bir şekilde Minbiç'e çevirme isteği de bu durumdan kaynaklanıyor. Bu yolla çetelere "eski dostlar, düşman olmaz" mesajı verilmeye çalışılıyor. Gelinen koşulda yatırım yapılan, beslenen, büyütülen ve bölgeyi kan gölüne çevirmesi salık verilen cihatçı çetelerle net bir ayrım koymak çok mümkün görünmüyor. Bölgenin geneline yayılan paylaşım mücadelesi içerisinde, elbette ki çeşitli karşı karşıya gelişler mümkündür. Ancak AKP faşizminin cihatçı çetelerle şu ya da bu düzeyde paylaşım mücadelesi içerisine girişmesi, bugüne kadar ki ittifakını yok hükmünde saymamızı gerektirmiyor. Aksine halklarımızın katledilmesinde doğrudan payı bulunan AKP faşizminin, yeni amaç ve çıkarlar doğrultusunda giriştiği yeni stratejisinin yol haritasını gösteriyor. Bu açıdan Cerablus ve El Bab işgali, Rojava Devrimi'ne, Kürt halkına ve onun kazanımlarına dönük yeni saldırı ve katliamlar gerçekleştirme çabasının realize olmuş halinden başka bir şey değildir. AKP-IŞİD faşizmi, bölgede aynı amaçlara sahip, işbirliği halindeki iki çıkar örgütünün kolektif adıdır.

Türkiye'nin, Musul operasyonu dışında kalmasının yegane sebebi, bugüne kadar ki tutumuyla ilgili. Bölgede, işgal utkularını her daim canlı tutan faşizm, bölge halklarını tedirgin edici yönelim ve ittifakları sebebiyle de şimdiden "istenmeyen güç" haline gelmiş durumda. Dolayısıyla AKP faşizmini, Musul denklemi içerisine sokmak demek, ırkçı-milliyetçi tarihsel sebepler nedeniyle de son derece tehlikeli bir anlam taşıyor. Yani bölgesel düzeyde yükselen tepkilerin son derece anlaşılır nedenleri bulunuyor. İşte bu nedenle AKP faşizmi, denklemin içerisine girmek için tüm yol ve yöntemleri deniyor ve denemeye devam edecek. KDP ile ilişkisinin asli amacı da bu zaten. Onun aracılığıyla Musul ve Medya Savunma Alanları'nı işgal için zemin yaratmaya çalışıyor. Musul'a dönük başlatılan "hak iddiası" politikası sömürgeci yaklaşımların ulaştığı boyutlarını anlamak bakımından son derece dikkat çekicidir. Bölgede yaşayan halkların böyle bir talebinin bulunmadığı da zaten bilinmektedir. Faşizmin, Musul'a dönük işgal girişimi hevesi, Kürt ulusunun kazanımlarının yok edilmesi amacıyla emperyalizmle bir pazarlık unsuru olarak devreye sokulmak istenmektedir. Başka bir deyişle Musul, "ver Kürdü, al IŞİD'i" yaklaşımının dolaysız bir sonucudur. Bu açıdan Musul'da yaşanan çelişki IŞİD'le değil, IŞİD sonrası kimin söz sahibi olacağı üzerinedir. AKP faşizmi, hemen her konuda olduğu gibi, bu konuda da pragmatik tutumunu sürdürmektedir. Musul planı yeterli iknayı sağlamadığı anda, Şengal kozunu devreye sürmesi de gösteriyor ki, asli amacın ortaya konulmaya çalışılan gerekçelerle doğrudan hiçbir bağı bulunmamaktadır. AKP faşizmi, bölge denklemine ırkçı, mezhepçi ve paylaşımcı politikaları aracılığıyla girmek istemektedir. Aynı bağlamda Şengal ve Medya Savunma Alanlarına dönük operasyonların gerçekleştirilme ihtimali de son derece yüksektir.

Bu politikanın içte ve dışta halklarımıza sonu olmayan savaşlar silsilesinden başka bir şey getirmeyeceği açıktır. İşte bu nedenle, AKP-IŞİD faşizmiyle mücadele etmeyen hiçbir gücün tutarlı bir anti-emperyalist, anti-faşist politika sürdürmesi de mümkün değildir.

TEK ADAM DİKTATÖRLÜĞÜNÜN AYAK SESLERİ

7 Haziran sonrası gerçekleşen Saray darbesi zincirleme biçimde karşı devrimin kendi içinde ve devrimci güçlere karşı darbeler ve faşist saldırganlığın iç içe geçtiği bir karşı devrimci silsileye yol açtı. Rejim krizi tarihinde görülmedik boyutlara ulaştı. Saray'ın faşizminin tek adam rejimi yönünde reorganizasyonu yoluyla krizden çıkma stratejisinin başarı şansı var mı?

7 Haziran seçimleri; AKP'nin, seçimle gelmiş olsa dahi asla bu yolla gitmeyecek olan klasik bir faşist partiye dönüştüğünü açık bir biçimde gösterdi. Başka bir tabirle AKP, tarihsel olarak iktidara yerleşen tüm faşist partilerle benzer bir tutum içerisine girmiş olduğunu ikircimsiz biçimde ilan etti. Elbette ki bu gerçeğin açığa çıkmasında, yaşadığı seçim yenilgisinin özel bir rol oynadığı söylenebilir. Ancak daha iktidara geldiği ilk günden itibaren, AKP faşizminin benzeri tutumlara defalarca girdiğini de unutmamak gerekir. İşte bu açıdan, 7 Haziran seçimleri bir başlangıç değil, faşizme yönelen "sonun başlangıcıdır!" Bugün, 7 Haziran Saray darbesiyle birlikte adeta zincirleme biçimde başlayan süreç, yeni bir mecraya ulaştı. AKP faşizmi, ya iktidarından olacak ya da darbeler, faşist saldırganlık ve savaşlar yoluyla iktidarını kendi elinde tutacaktı... İkinci yolu seçtiği kısa sürede anlaşıldı. Zaten içerisine girmiş olduğu saldırganlığın boyutları da bu gerçeği tekrar tekrar kanıtlıyor!

Gezi Ayaklanması, 6-8 Ekim serhildanı ve 7 Haziran 2015 genel seçiminde kaybeden faşist AKP ve Erdoğan çetesi Türkiye ve Kürdistan halklarına topyekûn savaş ilan etti. IŞİD ile işbirliği içinde, Rojava Devrimine, işçi sınıfına, emekçilere, ezilenlere, halklarımıza ve bölge halklarına karşı siyasi, askeri saldırılar yürüttü ve yürütmeye devam ediyor. Silopi, Cizre ve Sur başta olmak üzere, tüm Kuzey Kürdistan kent ve kasabalarında tam bir faşist terör uygulamaya başladı. AKP faşizminin ve Saray cuntasının yönelmiş olduğu neoliberal, muhafazakar, ırkçı, tekçi ve mezhepçi dönüşüm süreci, bugün referandum ile taçlandırılmak isteniyor. Ve daha önemlisi AKP'nin, TC devletinin geleneksel ve modern tüm gerici ve faşist güçlerini arkasında toplayarak başlatmış olduğu saldırı dalgasının boyutları artarak devam ediyor. Bu açıdan faşizme karşı halen yeterli miktarda direniş mevzileri oluşturamadığımız ve güçlü çıkışlar gerçekleştiremediğimiz de düşünülürse, "tek adam" diktatörlüğünün ayak sesleri ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği daha iyi anlaşılır. Zaten Saray darbesinin daha başından itibaren girdiği yönelim, karşı-devrim sürecinin başlatılmasıyla doğrudan alakalı. IŞİD aracılığıyla miting meydanlarında, gösterilerde, turistlerin bulunduğu ya da seküler yaşam tarzını yansıtan alanlarda bir bir patlayan bombalar, iç savaş çağrıları ve AKP faşizmi tarafından uygulanan saldırı ve katliam dalgası da gösteriyor ki, süreç hiç de tesadüflere bırakılarak ilerlemiyor. Zaten, Saray'ın ve AKP faşizminin daha başından itibaren devletin tüm kurumlarını ele geçirme ve meclisin, yasamanın, yargının ve medyanın tamamen işlevsiz hale getirilmesi gibi taktikleri kullandığı biliniyordu. 7 Haziran sadece bu gerçeğin açık bir biçimde ortaya konulmasına neden oldu.

AKP faşizminin uğratılmış olduğu seçim yenilgisi, elbette ki Kürt halkı başta olmak üzere, devrimci, demokratik güçlerin, kadınların, gençlerin, Alevi halkımızın ve tüm ezilenlerin başarısıdır. Ancak faşizme uğratılan yenilginin üzerine gitmek ve onu çok daha büyük başarılarla taçlandırmaya çalışmak yerine geri çekilmek, inisiyatifin yeniden tamamen Saray'a bırakılmasına neden oldu. İşte bu andan itibaren savaş, politikanın birincil belirleyeni haline dönüştü. Demokratik kurumlara dönük artan saldırılar ve siyasi operasyonlar ırkçı, faşist güruhların sokakları ele geçirme girişimleri, işkence, gözaltı ve tutuklamalarda görülen muazzam artış, Sur, Cizre, Nusaybin ve birçok Kürt kentinde gerçekleştirilen katliamlar da bu gerçeği tekrar tekrar kanıtlıyor. 24 Temmuz saldırısı sonrası ciddi tepkilerin örgütlenememesi, Özyönetim Direnişlerinin yaygınlaştırılamaması ve her şeyden önce, direnişlere yeterli düzeyde sahip çıkılamaması, patlayan bombalar karşısında mitinglerde iptal yolunun seçilmesi gibi yanlış yönelimler de kitle hareketinin ciddi bir şekilde geri çekilmesine neden oldu. Ardından gelen 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi ve gerçekleştirilen karşı-Saray darbesi de çelişkilerin içiçe geçmesine neden oldu. 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve yine gerçekleştirilen karşı AKP darbesi, özünde 12 Eylül askeri darbesinin devamı niteliğindeki girişimlerdir. Erdoğan ve Gülen'in, Türk-İslam sentezci 12 Eylül darbesinin ürünü oldukları zaten bilinmektedir. Ve yine bugünkü konumlarını da 12 Eylül darbecileriyle kol kola girmiş olmalarına borçludurlar. İşte bu gerçek bile gösteriyor ki, Erdoğan-Gülen çelişkisi sadece görüngü düzeyinde bir çelişkidir. Esası kendi iç iktidar mücadelesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

AKP faşizmi ve karşı Saray Darbesi, 15 Temmuz darbe girişimini adeta bir payanda olarak kullanmayı başardı. Ancak 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi, devletin bütün kolonlarında yıkılmalar yaşanmasına da sebep oldu. Daha da ötesinde rejim, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş düzeyde bir iç krize sürüklendi. Darbeler ve karşı-darbeler ise kaosu olağan bir hale dönüştürdü. Fakat devrimci, demokratik güçlerin yeterli düzeyde inisiyatif alamaması sonucunda, Sarayı'n bu iç krizleri tüm ezilenlere dönük, kapsamlı bir saldırı dalgasına dönüştürebilmesine imkan sağladı. Yine bu noktada AKP faşizmi, MHP'yle tam bir koalisyon halinde ve CHP'yi de yedeğine alarak, Kanun Hükmünde Kararnamelerle, Olağanüstü Hal (OHAL) ve İç Güvenlik Yasalarıyla yeni bir saldırı konsepti oluşturdu. Bu sürece giden yolda AKP'ye, MHP ve CHP tarafından Yenikapı'da verilen destek, asıl olarak faşizme verilen desteğin açık ifadesidir. Özellikle RTE açısından oluşturulan saldırı konsepti sadece politik bir yönelim değil, aynı zamanda ayakta kalışın yegane yolu olarak gözükmektedir. Çünkü RTE, sanki dik ve sarp bir kayalıktan yukarıya tırmanıyor. Gücünün tükenmesi ve durması ise sadece bulunduğu konumu korumasıyla sonuçlanmayacak. RTE ve AKP faşizmi durduğu anda, bulunduğu uçurumun kenarından aşağıya tepetaklak yuvarlanacağını biliyor. İşte bu nedenle de amansız ve sürekli bir saldırganlığı kendisine muhalif tüm kesimlere karşı sürdürüyor.

TEK ADAM YÖNETİMİ YENİ KRİZLERİ TETİKLEYECEK

Sizin de belirttiğiniz gibi rejim krizi, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı. Saray'ın "tek adam" rejimi olarak formüle ettiği krizden çıkma stratejisi ise yeni krizleri tetiklemekten başka bir sonuç vermeyecektir. Ancak bu noktada başka bir gerçeğin altını daha çizmemiz gerekir ki, "tek adam" rejimine karşı halklarımızın ciddi bir tepkisinin de bulunduğu gerçeğidir. AKP-MHP faşizmi, "malumun ilanı" olarak niteledikleri, "tek adam"da cisimleşen ve aslında faşizmin kurumsallaşmasından başka bir anlama gelmeyen referandum aracılığıyla, iktidarın anayasal yetkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Bu yolla, halklarımıza karşı yürüttüğü savaşı daha da yaygınlaştırmak ve kendi iktidarını perçinlemek dışında hiçbir amaç taşımayan faşizm, yeni saldırı dalgasıyla halklarımızın iradesini teslim almaya çalışıyor. Bu açıdan referandumda hayır seçeneğini, faşizme karşı mücadelenin bayrağı haline dönüştürmek son derece kritik bir anlam taşıyor. Halklarımız, "tek parti" ve "tek adam" diktatörlüğüne karşı derhal harekete geçmeli ve Erdoğan sultası altındaki AKP-MHP faşist işbirliğini çöpe atmayı da en önemli, birincil ve ertelenemez görev olarak ele almalıdır.

EN GENİŞ KESİMLER FAŞİZME HAYIR BAYRAĞI ALTINDA BİRLEŞMELİ

Saray'ın OHAL yoluyla iç çelişkilerini giderme, tüm demokratik kazanımları ve mücadele sahasını imha etmeye dönük çizgisinin püskürtülmesi ve karşı devrimin gerici iç savaş siyasetinin karşısına devrimci savaşla çıkılmasının imkanları var mıdır, varsa nedir ve hangi yoldan gerçekleşebilir?

RTE ve AKP faşizmi, kendi yetkilerini arttırmak, otoriterleşme eğilimini güçlendirmek, OHAL'i, olağan hale dönüştürmek ve faşizmi kurumsallaştırmak amacıyla, referandum dayatmasını gündeme getirdi. Bu durum rejimin kendi iç çelişkilerini giderme açısından belli ertelemeleri baskı, şiddet ve zor yoluyla sağlasa da aşma düzeyine yükselebilmesi çok mümkün görünmüyor. Ancak burada KHK ve OHAL siyasetinin geçici bir düzenleme olduğunu düşünmek son derece yanıltıcı olacaktır. YÖK, polis ve medya, ardından ise 15 Temmuz ile ordu, tamamı ile AKP faşizminin emri altına girdi. Öncesinde yasama, yürütme ve yargının kontrolü sağlanmıştı. Milletvekillerinin dokunulmazlığı ise MHP ve CHP'nin desteğiyle gerçekleştirildi. AKP faşizminin, IŞİD aracılığıyla patlattığı bombalar zaten siyaseti teslim alma girişimlerinin ayak seslerini oluşturmuştu. 24 Temmuz'da Kürt halkına dönük olarak başlattığı savaş, özyönetim direnişlerine saldırıları ile boyutlandı. Yüz binlerce insanın yaşadığı Kürt kentleri tank ve top ateşleriyle yerle bir edildi, kitlesel katliamlar gerçekleştirildi. Ardından gelen 15 Temmuz gerici, faşist darbe girişimi bahane edilerek KHK ve OHAL sistematik hale dönüştürüldü. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı ve ülke adeta yarı-açık cezaevine dönüştürüldü. Faşizmin, paramiliter güç oluşturma stratejisi ise iç savaş siyasetini açık bir biçimde ortaya koydu.

Bugün "tek parti", "tek adam"da cisimleşen referandumun amacı da aslında faşizmin tüm tarihsel örneklerinde olduğu gibi (Hitler, Musolini faşizmi vb.) gücün tek kişide toplanmasını salık veriyor. AKP faşizmi, halklarımızı sonu olmayan bir savaşa doğru hızla sürüklüyor. Emperyalistlerle birleşen ve çatışan çıkarları temelinde bölge halklarına karşı sürdürülen bu kanlı saldırılarda uluslararası ve bölgesel çapta en kirli ittifakları gerçekleştirmekten geri durmuyor. Cerablus ve El Bab işgalleri, Musul-Rakka girişimleri ve Minbiç başta olmak üzere Rojava Devrimine dönük saldırıları da gösteriyor ki, RTE ve AKP faşizmi, bu amacının gerçekleştirilmesi için her türlü yolu mübah görüyor. Savaş, siyasetin birincil belirleyeni haline dönüşüyor.

AKP kadrolarından yükselen "Evet çıkmazsa, iç savaşa hazırlanın" çağrılarının da çok açık biçimde ortaya koyduğu şey, faşizmin kapsamlı saldırılarını arttırarak devam ettireceği gerçeğidir. Türkiye'de hiçbir toplum kesiminin geleceğinin güvende olmadığı net bir şekilde görülmelidir. Bugün Aleviler, laik demokratik kesimler, işçiler, emekçiler, yoksullar, devrimci, demokratik güçler, kadınlar, gençler ve tüm ezilen toplumsal kesimler kapsamlı bir saldırı dalgası altındadır. AKP faşizmi tarafından ayakta kalan Kürt direnişleri kırılırsa, bilinmelidir ki, faşizm aynı saldırganlık ve acımasızlıkla, Türkiye'deki tüm muhalefeti kanla bastıracaktır. Dolayısıyla Türkiye'deki tüm ilerici, devrimci güçlerin ve halklarımızın geleceği Kürt direnişinin geleceği ile iç içe geçmiştir. Ve bugün halen aktif çoğunluğun azımsanmayacak bölümünün, AKP ve "tek adamda" cisimleşen faşist politikaların karşısında tutum aldığını görüyoruz. Ancak işçi sınıfının, emekçilerin, Kürt halkının, sekülerlerin, Alevilerin, azınlıkların, kadınların, gençlerin ve tüm ezilen kesimlerin aynı iktidarın balyozu altında ezildiği gerçeğinin unutulduğu anda asla anlamlı sonuçlar elde edilemeyeceğini açık bir şekilde ilan ediyoruz. Ve AKP faşizminin gerici iç savaş yönelimine karşı, antifaşist birleşik bir cephenin örgütlenmesi için mümkün olan en geniş kesimleri "faşizme hayır" bayrağı altında birleşmeye çağırıyoruz.

Yükselen faşist saldırganlığa karşı gerek devrimci özneler gerekse de kitleler bakımından antifaşist birleşik hareketin siyasi ve askeri gelişim çizgisi ne olacaktır? Birleşik Devrim Hareketinin sürece daha etkin bir biçimde dahil olmasının yolu ve imkanları üzerine düşünceleriniz nedir?

Aslında bu sorunun cevabı yukarıda altını çizmeye çalıştığımız "yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği" devrimci bir durumla karşı karşıya olduğumuz gerçeğiyle alakalı. AKP faşizminin hazırlandığı gerici iç savaş siyaseti, zaten devrimci, demokratik mücadele alanlarının tamamen tasfiye edilmesi amacına odaklanmış durumda. Rejim krizini aşmak için gündeme getirilen "tek adam" ve "tek parti" diktatörlüğüne karşı halklarımız derhal aktif mücadeleye geçmeli, sokak eylemlerinden, kitle gösterilerine, özsavunma biçimlerinden, halklarımızın yaşam alanlarının korunmasına kadar birçok yolla faşizme karşı güçlü direnişler örgütlenmelidir.

Çelişkiler her alanda sertleşiyor. AKP ve etrafında topladığı faşist kuvvetlerin her alandaki saldırganlıkları Türkiye tarafındaki geniş muhalefeti hedeflemektedir ve bu alanda ciddi direnişler oluşabilir. Unutulmamalıdır ki, faşizm aynı zamanda işçi sınıfına ve emeğe karşı savaştır. Türkiye tarafında da sessizliğin uzun sürmeyeceği ve bu faşist kuşatmanın kırılacağı açıktır. Faşizm cephesi Türkiye tarafını sağlam tutmaya ve Türkiye işçi ve emekçi sınıfları üzerinde kurduğu esaret cenderesini daha da sıkıştırmaya çaba harcamaktadır. Bu bağlamda tüm antifaşist güçleri birleştirecek ve kitlesel direniş odakları yaratacak politik taktikler geliştirmek şimdi daha elzem ve önemli hale gelmiştir. AKP faşizmine karşı birleşik bir antifaşist cephe oluşturmayı da bu nedenle çok önemsiyoruz. Aynı zamanda tüm mücadele ve eylem biçimlerinin de içinde olacak, destek sunacak ve ileriye taşıyacak bir ilişkilenme düzeyini de yakalamamız gerekiyor. Yine bu bağlamda Türkiye ve Kürdistan devrimci ve sosyalist güçlerinin silahlı mücadele de dahil tüm alanlarda ve tüm araç ve yöntemlerle devrimi yükseltmek için güçlerini birleştirdiği Birleşik Devrim Hareketi'mizi bu yolda oluşturulan en yüksek düzey olarak değerlendiriyoruz. AKP faşizmine karşı direnen, HBDH dışındaki tüm devrimci ve muhalif güçlerini de dost ve müttefik olarak kabul ediyoruz. Ancak devrimci ve demokratik muhalefet güçlerinin yine çok dağınık, ortak strateji ve hedeflerden yoksun olduğunu da görüyoruz. Bu durumun ise AKP faşizminin işini kolaylaştırmak ve işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilen kesimleri demoralize etmekten başka bir sonuç doğurmadığını açık bir biçimde ilan ediyoruz. İşte bu nedenle mevcut durumu faşizme gidiş, iç savaş ve topyekün diktatörlük olarak gören tüm güçleri, derhal antifaşist bir cephe altında birleşmeye çağırıyoruz.

HBDH başta olmak üzere, devrimci güçlerin, demokratik kazanım ve mücadele alanının önünü açabilecek ve sürekli devrimci taaruz yoluyla, Kürt Devriminin yanına Türkiyeli rengi tekrar geri getirebilecek öncü çıkışlar yaratabileceğine inanıyoruz. Bu yürüyüş kolunda kitlelere; aklı, cesareti, örgütlülüğü, bilinci ve dirayetiyle önderlik etme dışında hiçbir yolu ve tarzı tanımıyoruz. Sesimizin ulaştığı her yeri, kulak veren herkesi halklarımızın özgürlük davası için ileriye atılmaya çağırıyoruz. AKP faşizminin saldırı dalgasına karşı güçlü bir barikat olmak, geriye doğru çekilen kitle hareketinin enerjisini yeniden açığa çıkartmak, dönemin en acil görevi olarak karşımıza çıkıyor. Aksi takdirde ağır ve maalesef tekrar eden yenilgilere bir yenisini daha ekleyeceğiz. İşte bu nedenle bi rkez daha belirtmemiz gerekiyor ki, içinden geçtiğimiz "zamanın ruhunu" doğru kavramalıyız. Ve yeni dönemin cevherini işleyerek, buzu kırıp yolu açmayı hedefleyen devrimci bir tarzı açığa çıkarmalıyız. Faşizme hayır, birleşik devrim için mücadeleye...